25 Ocak 2020, Cumartesi
Ana Sayfa / Teknoloji / Tom Clancy’s The Division – Özel İnceleme
1

Tom Clancy’s The Division – Özel İnceleme

2

Evet, büyük gün geldi çattı. Aylardır hakkında yüzlerce söylenti dolaşan, beta dosyaları didik didik edilen, grafikleri ile dilden dile dolaşan Tom Clancy’s The Division, geçtiğimiz gün resmi olarak raflardaki yerini aldı. Aldı ama, bir sorun nasıl aldı.

Öncelikle bir Ubisoft klasiği olarak sunucu, bağlantı problemleri, kayıp ödüller, lag vs. vs. bir sürü sorunla yüzleşmek zorunda kalan kullanıcılar, biraz erken tepki vererek hem Steam üzerinden, hem de Metacritic’ten oyuna düşük puanlar vermeye başladı. Şöyle bir düşündüğümüzde, aslında çok da haksız olmadıklarını belirtmek gerekiyor. Çünkü Ubisoft, The Division için öyle bir “hype” treni oluşturdu ki, The Division gelmiş geçmiş en iyi oyun havası verdi. Tabii ki beklentiler bu kadar yüksek olunca da, sonuçlar pek de etkileyici olamadı…

MMO’nun açılımı olan Massive Multiplayer Online kavramı, yani Devasa Çok oyunculu Çevirimiçi iddiası, The Division için kısmen haklı bir iddia.

Öncelikle nedir bu The Division, ismi nereden geldi, bu şehre ne oldu diye sormak gerekiyor. Tom Clancy’s The Division’ın ana konusu, Amerika’lıların çılgınca alışveriş yaptığı Kara Cuma gününde başlıyor. Smallpox isimli ölümcül bir virüs, zamanında Amerika ve Rusya tarafından ultra güvenlikli ve gizli laboratuvarlarda saklanmış. Böyle bir virüsü neden saklamışlar diye sorarsanız, iki ülke de birbirine güvenmemiş ve virüsün kimyasal bir silah olarak kullanılabilme ihtimaline karşı, kendi ellerinde bulunmalarını istemişler.

Daha sonra bu virüs, kimin sızdırdığı veya kullandığı belli olmayacak bir şekilde, Amerikan Dolar’larının üzerine serpilmiş. Kara Cuma gibi dakikada milyonlarca doların harcandığı bir günde ise, virüs’ün yayılma hızı katlanarak artmış. Üstelik salgın, New York gibi dünyanın ticaret merkezi denilebilecek bir yerde ortaya çıktığı için, tüm dünyaya yayılması ve ülkeleri, hükümetleri bir bir düşürmesi de oldukça kolay olmuş.

İşte böyle bir ortamda, isyanlar, çeteler ve katliamların engellenmesi için gereken savunma gücü de ne yazık ki çoktan yok olmuş. Bizler ise, The Division’da bu gibi hükümetlerin düştüğü, ülkede savunma yapacak kimsenin kalmadığı gibi durumlar için eğitilen ve devreye sokulmadıkları takdirde kendi hayatlarını yaşayan The Division isimli gizli bir örgütün üyesi olarak oyuna başlıyoruz.

New York’un güzide semtlerinden Brooklyn’de The Division’a ilk adımlarımızı attıktan sonra, New York’u pisliklerden temizlemek için yeni hayatımıza da merhaba demiş oluyoruz. Bu arada Brooklyn’i 4. Seviyede terk ettikten sonra geri dönemeyeceğimizi de belirtelim. Şimdi dilerseniz yavaş yavaş The Division’ın bizlere neler sunduğundan, bizlerin ise The Division’dan neler beklediğimizden bahsedelim.


Öncelikle The Division, resmi sitesinde de büyük puntolar ile yazdığı gibi bir MMO, bir RPG, bir Açık Dünya oyunu olma iddiasını taşıyor. Şimdi sırası ile bunların ne kadarının haklı, ne kadarının ise hakkını verdiğini sırasıyla inceleyelim.

İlk olarak MMO iddiasını masaya yatıralım. MMO’nun açılı olan Massive Multiplayer Online kavramı, yani Devasa Çok oyunculu Çevirimiçi iddiası, The Division için kısmen haklı bir iddia. Çünkü oyun içerisinde her an çevirim içiyiz, ve birçok bölgede başkaları ile karşılaşabiliyoruz. Ama burada dikkat etmemiz gereken bir nokta mevcut. Oda MMO’nun “Massive” yani “Devasa” kısmı. Geleneksel MMO’lara baktığımızda, “Massive” etiketini takınan oyunların genelde her bölgesi, tamamen oyuncular ile dolu, her an başkaları ile karşılaşabileceğimiz bölgelere ile kaynayan yerlerden oluşuyor. The Division’da ise, Dark Zone haricindeki PVE alanların farklı oyuncular ile karşılaşmak, aynı parti içerisinde olmadıkça neredeyse imkansız. Çünkü oyun binlerce farklı instance’lardan yani küçük sunuculardan oluşuyor. Kısacası TheDivision’ın bir MMO’dan çok MO olduğunu söyleyebiliriz.

3

Gelelim Division’ın Açık Dünya iddiasına. TomClancy’s The Division, sahip olduğu ortalama boyuttaki haritada, neredeyse hiçbir yükleme ekranı olmadan ve sizleri oyundan koparmadan istediğiniz her yere gitmenize izin veren bir yapıda. Aslında bunu başarmak için yapımcılar ufak hileler yapmış da denilebilir. Örneğin oyundaki ana karargahımız olan Base of Operations’a girerken veya çıkarken, karakterimizi koşturamıyoruz. Karakterimiz yürürken de gerekli yüklemeler göremediğimiz alanlarda yapılıyor ve bu sayede yükleme ekranı ile karşılaşmıyoruz. Yapımcıları bu yaratıcı fikir için takdir etmek gerekiyor.

TheDivision’ın en başarılı olduğu diğer bir konu ise vuruş hissiyatı.

Haritanın büyüklüğü konusunda ise farklı yorumlar yapmak mümkün. TomClancy’s The Division,  haritasının boyutu, hemen hemen Fallout 4 ile aynı. GTA V ile karşılaştırıldığında ise Los Santos şehri kadar diyebiliriz. Tabii ki oyun içerisinde herhangi bir araç kullanamadığımız için, bu büyük bizlere yeterli geliyor. Ama The Division’ın duyurusunda bulunan Brooklyn adasının oyunda sadece başlangıç bölgesi olarak bulunması, bizleri kızdırdı. Ayrıca New York’ta bulunan Central Park’ın, harita dahilinde olmadığını da belirtelim. Büyük ihtimalle Ubisoft, DLC’ler ile haritayı genişletip, Central Park’ı da oyuna dahil edecektir, ama bunun olması için 2017’yi beklememiz gerekiyor diyebiliriz.

Şimdi geldik asıl meseleye, The Division’ı oynama sebebimize, oyunu farklı kılan noktaya. The Division, Ubisoft’un üstüne basa basa belirttiği şekilde bir RPG oyunu olma iddiası ile geldi. Oyunda karakterimizin yeteneklerini dilediğimiz şekilde ayarlayabilmemiz ile, farklı ekipmanlar kullanıp, farklı karakter yapıları oluşturabilmemiz ile, ekipman yapma sistemi ile, talentleri ile, farklı rollere bürünebilmemiz ile The Division bu iddiayı kısmen gerçekleştiriyor olsa da, oyun kesinlikle tam anlamı ile RPG mekaniklerine yer vermiyor, ama yine de The Division RPG elementleri taşıyan bir TPS oyunu da diyemeyiz. Ubisoft Massive, arada güzel bir denge kurmayı başarmış. Oyun size derin bir karakter yapılandırma imkanı sunmuyor olsa da, oyunu istediğiniz şekilde oynamanıza izin veriyor. Ama dediğimiz gibi RPG olmak, bu kadar da kolay değil.

Oyunun tanıtım iddiaları ve bizlere vermeyi başardıklarını bir kenara koyduktan sonra, gelelim yavaş yavaş mekaniklere, yapabileceğimiz aktivitelere ve en önemlisi Dark Zone. TheDivision TPS bakış açısı ile oynanan bir oyun. Şahsen de TPS bakış açısı ile oynan tüm oyunlara karşı bir zaafım var. Karakterimizi dışardan görebilmek, hem görüş açımıza olumlu etki yapıyor, hem de özelleştirdiğimiz karakterlerimiz ile daha sıkı bir bağ kurmamıza izin veriyor. The Division içerisinde bulunan yüzlerce farklı giysi, zırh, silah, ekipmanları da oyundayken sürekli görebilmek, kesinlikle olumlu bir izlenim oluşturuyor.

4

Siperin ardından çıkmak zaferle mi yoksa hüsranla mı sonuçlanacak?

Oyunun TPS açısı ile oynanmasının bir diğer keyifli yanı, çatışmaların çok daha taktiksel bir hal alması, üstüne bir de görsel olarak daha keyifli bir hale sokması. Özellikle oyun içerisinde muhteşem bir şekilde yerleştirilen Cover sistemi, yani siper alma durumu, The Division’ı kurtaran detaylardan sadece biri. Örneğin oyunda bir yere siper aldığınızda, farklı bir sipere geçiş yaparken, bunu o kadar kolay bir şekilde yapabiliyorsunuz ki, bu hem sizi çatışmadan koparmıyor, hem de taktiksel olarak sizi hayatta tutup, başarıya götürebiliyor.

TheDivision’ın en başarılı olduğu diğer bir konu ise vuruş hissiyatı. Bir TPS oyununda vuruş hissini bu kadar güzel bir şekilde bizlere sunan aklıma yalnızca 2 oyun daha geliyor, biri Gears of War, diğeri ise Grand Theft Auto V. Oyunun çatışma hissiyatı o kadar keyifli ki, haritada boş boş gezerken bile bir yerde karşıma adam çıksa da biraz çatışsam demekten kendinizi alı koyamıyorsunuz. Hele ki oyunu konsolda veya Gamepad ile oynarsanız, başarıyla oyunda yer bulan titreşim geri bildirimi ile bu keyif iki katına çıkabiliyor. Ayrıca düşmana ateş ettiğimiz de ne kadar hasar verebildiğimizi görmemiz, benim en çok hoşuma giden durumlardan biri. Çünkü seviye atlayıp geliştikçe, karakterimizin de bu orantıda güçlendiğine bu rakamlar ile şahit olabiliyoruz. Kısacası oyunun vuruş hissiyatı gerçekten takdire şayan.

5

Artık yavaş yavaş zurnanın zırt dediği, dananın kuyruğunun koptuğu, incelememizin ikinci ve son bölümüne başlıyoruz. İlk bölümde oyunun genel mekanikleri, oynanabilirliği üzerinde durmuşken, bugün ise oyunun kalan detaylarını, teknik yorumlarımızı, downgrade durumunu ve tabii ki Dark Zone’u anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle oyun ile ilgili incelemenin ilk bölümünde yer almayan craft sistemi yani ekipman yapabilme olanaklarımızdan bahsetmek istiyorum. The Division’ın “craft” sistemi, aslında çok da detaylı olmayan, biraz şans odaklı ve basit bir sistem üzerine kurulmuş. Zırhlarımız, silahlarımız, silah modifikasyonlarımız vb. ekipmanlar için New York içerisinde farklı parçalar topluyor ve ana bölgemiz olan Base of Operations içerisinde bu parçalar ile kendi silahlarımızı, zırhlarımızı oluşturubiliyoruz. Örneğin bir silah yapmak için silah parçalarına ihtiyaç duyuyoruz. Bu parçaları ise kullanmadığımız silahları parçalayarak veya daha önce bahsettiğimiz gibi New York içerisinde bulabiliyoruz.

MMO’lar, genelde oyuncuları hızlıca son seviyeye getirip, oyun sonu içerikleri ile oyuncuyu oyunda tutmaya çalışır.

“Craft” sistemindeki şans unsuru ise şu şekilde işliyor. Örneğin 11. seviyede bir AK-47 üretebilecek “BluePrint’e” sahip isek, ki bu BluePrint’leri de yan görevlerden veya şans eseri düşürerek elde edebiliyoruz, “craft” ekranında bu silahı ürettiğimizde gelebilecek DPS miktarı gösteriliyor. Örneğin bu AK-47’nin üretim sonrası DPS miktarı 350-400 arası olacak denilip, bu aralık tamamen şans eseri oluşturuluyor.  Bu da haliyle istediğimiz ekipmana tam olarak ulaşabilmek için bazen birden fazla deneme yapmamızı gerektiriyor.

“Craft” sistemini de özetledikten sonra dilerseniz oyunların görev sistemine ve bunu ne kadar başarılı bir şekilde oyunculara sunduğundan bahsedelim. The Division’ın içerisinde ne yazık ki yalnızca 26 adet ana görev mevcut. 26 ana görevin böylesine büyük bir yapım için az geldiğinin farkındayım, ve bunda oyunculara hak veriyorum. Ubisoft kesinlikle DLC işine girmeden önce, en az 2 ay kadar oyalayacak içeriği oyunda bulundurmalıydı. Oyunun çıkışı üzerinden 3 gün geçmiş olmasına rağmen, tüm görevleri bitiren binlerce oyuncu mevcut. Hatta ve hatta 15 saat içerisinde 30. yani son seviye gören oyuncular bile var.

6
Eğer Dark Zone’da sarı çantalı biri dostunuz da olabilir, düşmanınız da.

Oyunun içerisinde bu kadar az görev olması, sizleri görevlerin detaylıca hazırlanmadığı yönünde bir düşünceye itmesin. Özellikle bölüm tasarımları konusunda Massive Entertainment, gerçekten muazzam, hatta şimdiye kadar gördüklerimiz içerisinde en başarılı bölüm tasarımlarını ortaya koymayı başarmış. Tasarımdan kastım ise, görevlerin geçtiği bölgelerdeki görsel detaylar. Görevlerin yapısında ise ne yazık ki bu özeni göremiyoruz. Genelde tüm görevler, ilerle, adam öldür, falanca düğmeye bas, falanca ekipmanı topladan ileriye gidemiyor. Ama The Division gibi gelmiş geçmiş en eğlenceli “combat” sistemlerinden birine sahip olan bir oyun için, bu tekdüzelik çok da göze batmıyor.

Az önce bahsetmiş olduğum son seviyeye erken ulaşma konusunu biraz şekillendirmek istiyorum. Günümüzdeki tüm modern MMO’lar, genelde oyuncuları hızlıca son seviyeye getirip, çok daha uzun sürecek olan oyun sonu içerikleri, yani “End-Game’i” ile oyuncuyu oyunda tutmaya çalışır. The Division’da ise şuana kadar bildiğimiz kadarı ile tam bir “End-Game” içeriği mevcut değil. Yani oyunda ne yazık ki henüz Raid’ler yok. Ama burada altını dikkatle çizmek gereken bir durum mevcut. Bahsettiğimiz “End-Game” içerik eksikliği, aslında oyunu PvE ağırlıklı oynayan oyuncular için geçerli. Eğer PvP seviyorsanız, başlı başına Dark Zone sizleri çok ama çok uzun süre başında tutacak kadar aksiyona ev sahipliği yapıyor.

7

Evet, hazır Dark Zone demişken, artık karanlık bölgeye de yavaştan giriş yapalım. Dark Zone, Tom Clancy’s The Division’ın tam olarak ortaya çıkışından beri bizleri en çok heyecanlandıran özelliklerden birisi. Manhattan’ın tam olarak ortasında bulunan bu bölge, virüsün en çok can aldığı ve en çok zarar verdiği devasa bir karantina bölgesi. Tabii ki virüsün bu bölgeye bu kadar zarar vermesi dolayısıyla tüm bölge büyük duvarlar ile kapatılmış, içeriye ise yalnızca The Division ajanlarının girip çıkmasına izin veriliyor. İçeride hali hazırda bulunanlar ise, kanun tanımaz yağmacılardan oluşuyor.

Ubisoft’un Dark Zone üzerinde bu kadar fazla durmasının birkaç sebebi var. İlki, bu bölgenin PvPvE’ye izin veriyor oluşu. Yani Dark Zone içerisinde gezinirken karşılaşacağınız bir NPC grubuyla birlikte, aynı anda farklı oyuncular ile de savaşmak zorunda kalabiliyorsunuz. Bu ise günümüz MMO’larında oldukça ender rastlanan bir durum. Dark Zone’un bu kadar önemli olmasındaki bir diğer unsur ise oyundaki en iyi ekipmanların Dark Zone’dan düşmesi, elde edilebilmesi.

Dark Zone içerisinde önüne geleni öldürmek hiç de iyi bir fikir değil. Çünkü Rogue olarak ölmek, bir anda 1 saatlik emeğinizi çöpe atabiliyor.

Dark Zone içerisindeki NPC gruplarının güçlü ekipmanlar düşürmesi veya bölge içerisindeki tecrübelerimiz ile kazandığımız EXP ve Dark Zone paraları ile, yine Dark Zone girişlerindeki satıcılardan çok güçlü ekipman satın alabilmemiz, bu bölgeyi oyunun en önemli kısımlarından biri içerisine sokuyor. Bölge içerisinde ise hiç kimseye güvenemeyecek olmanız, parmağınızı daima tetikte tutmanızı gerektiriyor, heyecana heyecan katıyor, The Division’ı bize daha da sevdiriyor.

Peki neden Dark Zone içerisinde kimseye güvenemiyoruz? Bunun bir numaralı sebebi tabii ki diğer oyuncular. Dark Zone içerisinde dilediğimiz oyuncuya saldırabilme imkanımız mevcut. Bu sistem ise şöyle işliyor. Eğer karşınızda hiç kimseye saldırmamış temiz yüzlü bir ajan görürseniz, ona saldırma imkanına hatta öldürme imkanına sahipsiniz. Ama bunu yapmanın ciddi bir bedeli var.

Dark Zone içerisinde her öldüğünüzde, hem normal seviyenizden ayrı işleyen Dark Zone seviyenizde düşüş meydana geliyor, Dark Zone’da düşürmüş olduğunuz ve henüz bölgeden çıkarmadığınız ekipmanlarınızı kaybediyor, ayrıca Dark Zone paranızdan da bir miktar azalma oluyor. Ve eğer başka bir oyuncuyu öldürüp, “Rogue Agent” statüsüne girerseniz, yakın çevrenizdeki herkes sizin konumunuzu görebiliyor, ve sizi öldürebilirse ciddi bir tecrübe ve para kazanabiliyor. İşte bu yüzden Dark Zone içerisinde önüne geleni öldürmek hiç de iyi bir fikir değil. Çünkü Rogue olarak ölmek, bir anda 1 saatlik emeğinizi çöpe atabiliyor.

8
Dark Zone’da çatışmanın ne zaman veya nasıl başlayacağı asla belli olmuyor.

Bu sistem, Dark Zone içerisinde o kadar başarılı çalışıyor ki, bunu size şöyle bir örnek ile açıklamak istiyorum:

10. seviyeye gelip de oyunun çıkışından itibaren adım atma şansına erişmediğim karanlık bölgeye girmeye karar verdim. İçeri girip ortalama yarım saatlik bir gezinti ve onlarca çatışmanın ardından, nadir bir AK-47 düşürdüm ki, elimdeki silahtan neredeyse 2 kat daha güçlüydü. Düşürdüğüm ekipmanı bölgeden çıkarmam için gerekli olan helikopter pistlerine yani ekipman çıkarma alanlarına doğru hızla koştum. Benden 10-15 saniye öncesinde bölgeye ulaşan bir ajan ise çoktan helikopter çağırmak için işaret fişeğini ateşlemişti. Diğer oyuncu beni görmeden güzel bir kuytu köşe buldum ve elimdeki dandik keskin nişancı silahı ile diğer oyuncunun sırtını kontrol ettim. Onun sırtında da “Sarı Dark Zone Ekipman Çantası” gördüğüm anda biraz rahatladım, çünkü biliyordum ki onunda düşürdüğü ve Dark Zone’dan çıkartmak istediği bazı ekipmanları mevcut. Bu rahatlıkla helikopterin sarkıtacağı halata daha çabuk ulaşabilmemi sağlayan bir pozisyon aldım. Tabii ki diğer oyuncu da bu anda beni fark etti. İkimiz de birbirimize güvenmediğimiz, ama “Rogue” statüsüne de düşmek istemediğimiz için silahlarımızı birbirimize doğrultarak helikopterin bölgeye ulaşmasını bekledik.

İkimiz de birbirimizi öldürmek istemiyor, ama aynı anda da güvenemiyorduk. Helikopterin bölgeye ulaşmasına 10 saniye kala, bölgeye 4 farklı oyuncu daha geldi. İşin kötü yanı ise, onların sarı çantası yoktu. Birbirimize silah doğrulttuğumuz diğer oyuncu ve ben de durumu derhal fark ettik ve fare hareketleri ile birbirimizi uyardık. Diğer oyuncuların henüz bizi görmemiş olması nedeni ile güzel bir pozisyon aldık. Buff’larımızı bastık ve gelen oyuncuları adeta yaylım ateşine tuttuk. Ne olduğunu anlamayan diğer gruptaki tüm oyuncuları öldürdükten sonra helikopter bölgeye ulaşmış ve halatını indiriyordu. Ve işin kötü yanı, artık ikimizde Rogue statüsüne girmiştik, çünkü ilk ateşi açan da bizdik. Helikopter halatı saldıktan hemen sonra birlikte omuz omuza çatıştığımız diğer oyuncunun yere bir “Turret” attığını gördüm, çevrede başka bir oyuncu olmadığı için ve de zaten ikimiz de Rogue statüsüne girmiş olduğumuz için atılan Turret’ın benim için atıldığını anında anladım ve helikopterden vazgeçip derhal başka bir siperin arkasına geçtim. Bunu fark eden diğer oyuncu ise çoktan ateş açmaya başlamıştı. Helikopter halatlarını salmış halde ekipmanlarımızı beklerken biz birbirimizle çatışıyorduk. Süresi dolan helikopter bölgeden ayrıldı, ve biz belki de insan oğlunun en büyük hırsı olan aç gözlülük nedeni ile eldeki bulgurdan bile olma ile karşı karşıya kaldık. Çatışmanın 2. veya 3. dakikasıydı, helikopter çoktan gitmiş, bizler son kurşunlarımızı birbirimize göndermeye devam ediyorduk. İkimizin de hem cephanesi, hem sağlık çantaları tükenmiş, sadece birbirimize karşı değil, diğer oyunculara karşı da savunmasız kalmıştık ki, az önce birlikte öldürdüğümüz 4’lü grup, intikam için geri dönmüştü. Ve bizim ne cephanemiz, ne de savunacak ekipmanımız kalmadığı için az önce canını aldığımız 4 oyuncu bizleri öldürdü, başımızdaki ödülleri aldı, üstüne bir de sevgili AK-47’im dahil düşürdüğüm tüm ekipmanlarım, diğer oyuncuların eline geçti. Kaybettiğim dünya kadar Dark Zone parası ve ekipman da tuz biber oldu.

9

İşte Dark Zone böyle bir yer. İnsanoğlunun aç gözlülüğü uğruna, kaybedebileceklerinin küçük bir yansıması. İşte bu gerginlik, bu tehlike, bu iletişim, Dark Zone’u oyun dünyasında gördüğümüz en farklı mekanlardan biri haline getirmeyi başarıyor. The Division’ın oynanma sebeplerinde altın tahta oturuyor. Eğer yukarıda anlattığım hikaye sizi biraz olsun etkilemeyi başardıysa, The Division’ı satın almamanız için hiçbir sebep yok.

Ve oyunun şuan sahip olduğu grafik kalitesinden bahsedelim. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, The Division şimdiye kadar oynadığım en güzel grafiklere sahip oyunlardan biri. Hatta ikincisi diyebilirim.

Dark Zone’u da bir kenara bıraktıktan sonra gelelim oyunun en çok merak edilen, en çok konuşulan, en çok tartışılan konusuna, grafiklerine. Öncelikle oyunun “Downgrade’e” maruz kalıp kalmadığından bahsetmek istiyorum. Ve cevabı aynada gördüğünüz yüzünüz kadar net, gerçek. The Division’ın grafikleri, E3 2013’te tanıtıldığı gibi değil, hiç değil. Oyunun renk paleti, ışıklandırma tekniği, çevre etkileşimi baştan aşağı değişmiş. Ve ne yazık ki bu değişim, olumlu yönde olmamış. Eğer E3 2013’te gördüğünüz gibi bir tokluk, kalite bekliyorsanız, oyunu satın alma sebebiniz bu olacak ise, uzak durun.

Şimdi oyunun maruz kaldığı “Downgrade’i” bir kenara koyalım, ve oyunun şuan sahip olduğu grafik kalitesinden bahsedelim. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, The Division şimdiye kadar oynadığım en güzel grafiklere sahip oyunlardan biri. Hatta ikincisi diyebilirim (Star Wars: Battlefront açık ara birinci). Özellikle oyunun ışıklandırma, gölgelendirme kalitesi öylesine muazzam ki, dakikalarca bir ışık kaynağını izlediğimi biliyorum. The Division’ın görsel gücünü en çok ortaya koyduğu vakitler ise kuşkusuz yoğun kar yağışının yoğunlaştığı anlar. Kar yağışı yoğunlaştığı zamanlarda etrafı sarmalayan kar taneleri ve yoğun sisin, özellikle akşam saatlerinde ışık kaynakları ile öyle bir dansı var ki, oyun içerisinden ekran görüntüsü alıp, çerçeveletip duvarınıza asabilirsiniz. Oyun bu anlarda adeta bir kartpostal kadar güzel gözüküyor. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Tom Clancy’s The Division’ın oyun motoru olan SnowDrop Engine, isminin hakkını sonuna kadar vermeyi başarıyor. Keşke Ubisoft, oyunu en başında şuan ki haliyle tanıtmış olsaydı da, bizler grafik düşüşünden bahsetmek zorunda kalmasaydık. Çünkü oyun hala, muhteşem gözüküyor.


Uzun lafın kısası, Tom Clancy’s The Division, bizleri aylar boyunca başında tutabilecek kadar başarılı bir yapım. Gelecek olan yeni DLC’ler ile kuşkusuz içeriğini genişletecek, bizlere çok daha uzun süren bir serüven yaşatmayı başaracak. Eksiklerini, hatalarını bir terazi üzerine koyarsak, The Division’ın eğlencesi ağır basan bir yapım olmayı başarıyor. Verdiğiniz parayı hakkediyor, bizden geçer not almayı başarıyor.

Eğer sizin için de bir MMO’da PvP içeriği ön plandaysa, az biraz surival tarzı oyunlar ilginizi çekiyorsa, göze hoş gelen bir de grafik yapısı istiyorsanız, Tom Clancy’s The Division’ı kesinlikle kaçırmayın. Ama eğer sizin için önemli olan hikaye ise, birinci önceliğiniz daima PvE içeriği olduysa, The Division’dan bir süre daha uzak durmanızda fayda var. Çünkü The Division, sizi bu konuda doyurmayı başaramayacak. Dark Zone’da görüşmek üzere!

10